Açılış Sayfam Yap
Favorilerime Ekle
E-mail Gönder
Ana sayfa için tıklayınız
 
   































Ziyaretçi Sayısı
S a y a ç
 
NİYE SİNEMA

1960’lı yıllar… 5-6 yaşlarındayım… Avanos… Serin bir gündüz vakti. Anam ve komşu kadınlarla birlikte kapalı sinemaya film seyretmeye gidiyoruz.

 

Anamın dimisinden tutmuş, önümdeki kalabalığa yetişmeye çalışıyorum. Sinemada “loca” tabir edilen küçük bir odanın içinde sandalyelere oturmuş 14-15 kadın fısır fısır konuşuyor. Anamın dizinin dibinde perdeye büyülenmiş gibi bakıyorum. Siyah beyaz bir film oynuyor. Filmde ara sıra türküler söyleyen bir kadın var. Kadının küçük bir kızı da var. Kız kayboluyor ya da birileri kaçırıyorlar. Filmin sonuna doğru buluyorlar ama kız annesini tanımıyor falan… Anam ve diğer kadınlar sürekli ağlaşıyorlar. Anamın dimisine daha sıkı sarılıyorum. Sonra film bitiyor ve eve dönüyoruz.

 

Ben artık başka bir çocuk olmuşum, büyümüşüm gibi hissediyorum kendimi.

 

Evet, sinema insanı büyüten bir şeydir.

 

-----------------

 

1970’li yıllar… Ortaokula gidiyorum. Yaz tatillerinde babamın gazozhanesinde çalıştığım için özellikle akşamları açık hava sinemasına gidecek gazoz kasalarını ben taşımak istiyorum. Niyetim ve taktiğim çok basit: kucağımda gazoz kasaları ile içeri girmek ve kalabalığa karışarak bir daha dışarı çıkmamak

 

Yaz bitmiş, sonbahar rüzgarlarının başladığı bir akşam. Havalar soğumaya başlamış. Açıkhava sinemasında o akşam pek fazla seyirci yok. Perdede yine siyah beyaz bir film oynuyor. Tuhaf bir film. Filmdeki adam ( bir boyacı) bir resme aşık oluyor. Ama resmin gerçeğiyle birlikte olmak istemiyor. Sonra bu ikisi gölde kayıkla gidiyorlar…

 

Bir ara filmde sürekli yağan yağmura gerçekten de sinemada başımıza yağan yağmurlar eşlik ediyor.

 

Film bitip geç vakit eve tek başıma dönerken, o güne kadar hiç fark etmediğim tuhaf, değişik duygularla doluydum. İçim ürperiyor, yürürken garip bir biçimde etrafıma bakınıyordum.

 

Evet, sinema insanı değiştiren bir şeydir.

 

Ve işte, belki bu yüzden 25 yıl sonra bu enteresan dünyayı bana sunan o adamı ve o dünyayı bulmak için İstanbul’a gelmiştim. Hep aklımın bir köşesinde duran o adamın peşine düştüm, aradım, buldum. 1993 yılında kurucularından olduğum bir psikiyatri merkezinin açılışında “Sevmek Zamanı- bir filmin psikoanalitik yorumu ve Metin Erksan söyleşisi” başlığıyla Metin Erksan’ı konuk ettik.

 

Metin Erksan şunları söyledi: “Ercan Kesal’la biz yeni tanışmıyoruz. Ben O’nu 25 yıl önceden tanırım,benim çok eski arkadaşımdır. Çünkü , benim filmimde boyacı Halil’in (M.Kenter) başına yağan yağmurlarla, bacakları henüz sandalyeden yere değmeye başlamış küçük Ercan’ın Sevmek Zamanını seyrederken başına yağan yağmurlar aynı yağmurlardır.”

 

Beni 25 yıl önce kanat takıp uçuran o adam yine başka semalara göndermişti işte.

 

Evet , sinema insanı uçuran bir şeydir.

 

Aradan yıllar geçti. Metin hocanın aurasından hiç ayrılmadım. Kısa sürelerle uzak kaldığım dönemlerin sonunda, onu ilk aradığım telefonlarda anlattığım özür hikayesi de hep aynıydı: Taptuk Emre’nin kapısındaki Yunus Emre hikayesi. Taptuk Emre’nin dergahını terk eden Yunus yıllar sonra geri döner ve dergahın kapısına yatar. Sabah namazına kalkan Taptuğun gözleri görmediği için ayağı Yunus’a takılır. Sorar: kimdir bu? Dervişler cevap verir: Yunus. Taptuğun sorusu : Bizim Yunus mu? Yunus affedildiğini anlar.

 

Metin Erksan için “bizim Ercan “ olmak zaten ahir ömrümde alacağım en büyük hediyedir.

 

----------------

 

İstanbul’dayım… Bir hekim arkadaşım telefonda : “Nuri Bilge Ceylan’ın bir filmi oynuyor. Mayıs Sıkıntısı. Git mutlaka izle” diyor.

 

Niye diye soruyorum. “Git izle oğlum bizi anlatıyor”

 

Küçük ve sıkıntı veren bir sinemada Mayıs Sıkıntısını izliyorum. Film bitiyor. Hemen arkadaşımı arıyorum. Filmden konuşuyoruz. Meğer ortak ne kadar çok şeyimiz varmış arkadaşımla.

 

Evet , sinema insanı ortaklaştıran bir şeydir.

 

Yıl 2002. Daha sonra Poyraz’ın annesi ve benim eşim olan Nazan Kırılmış( Kesal) N. B. Ceylan’ın Uzak filminin çekimlerinde. Filmde Nazan’ın kocası rolü için birine ihtiyaç var. Adam sadece Nazan’la bir bara girecek ve içerde bir iki dakika oturacak..

Nazan rol için beni önermiş.

 

Bir gece yarısı ellerimde sekiz takım elbiseyle İstiklal Caddesi İmam Adnan sokakta filmin çekildiği 

Cadde-i Kebir barına girdim. N.B.Ceylan şaşkınlık ve hayretle bakıyordu bana.

 

Ben her zamanki “egemen” söylemimle, filmdeki kahramanın kimliği, karakteri ve ne giymesi gerektiği üzerine akıl yürütüp, hangi elbisenin uygun olacağını sorarken N.B. Ceylan’ın cevabı kısa ve netti: “Üzerindeki elbise iyi, onunla oynayacaksın”

 

Evet, sinema insanı şaşırtan bir şeydir.

 

Şimdi artık rahatlıkla söyleyebilirim ki beni Bilge’yle tanıştıran, buluşturan ve benim onu çok sevmemi sağlayan kişi Anton’ dur… Anton Çehov…

 

Çünkü şu satırları okurken duyduğum hazzın aynısını Bilge’nin de aldığını ve aynı duyguları hissettiğini biliyorum.

 

Pavel Andreyeviç, karısı Natalie’ye : “Şunu iyice bilin ki sizden başka yakınım yok. Aslında sizi her dakika , her saniye özlemişimdir, ancak gururum elvermediği için söyleyemedim. Karı koca olarak yaşadığımız eski günleri bir daha döndüremeyeceğiz, artık gerek de yok buna. Beni uşağınız olarak yanınıza alın, bütün malım mülküm sizin olsun, onları istediğiniz gibi dağıtın. İçim rahat Natalie. Huzur içindeyim. Hiçbir kaygım kalmadı.”

 

2007 yılında N.B. Ceylan ve eşi Ebru Ceylan’la Üç Maymun’un senaryosunu yazdık. Her ikisi de günlerce , haftalarca anlattığım gerekli gereksiz bir çok hikayeyi şaşırarak , gülerek dinlediler. Bana katlandılar. Ebru Ceylan’ın müthiş gözlemleri ve ustaca önerilerini hafif bir kıskançlık ve büyük bir övgüyle izledim. Her şeyden önemlisi ikisinden de çok şey öğrendim. Bilge her zamanki ayrıntıcı ve mükemmeliyetçi tarzıyla “Üç Maymun”u yarattı ve işte biz üçüncü kez Cannes’deyiz.

 

Çok şanslı bir insanım doğrusu.

 

Ama, evet, zaten sinema insana şans veren bir şeydir.

 

Belki de tam buraya “Sevmek Zamanı”nda Halil’in Meral’e söylediklerini yazmalıyım:

 

“Sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun…”

 

İşte tüm bunlardan dolayı diyorum ki : Evet, sinema hayattır.

 

O zaman tek başına ya da hep beraber bağırabiliriz:

 

Işığın aşkına, sesin , objektifin aşkına , pelikülün aşkına , yaşanmış ve yaşanacak tüm hikayelerin aşkına üç defa: Yaşasın Metin Erksan, yaşasın Nuri Bilge Ceylan , yaşasın Sinema.









Lütfen tüm alanları doldurun. E-mail adresiniz kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.









Lütfen tüm alanları doldurun. E-mail adresiniz kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.