Açılış Sayfam Yap
Favorilerime Ekle
E-mail Gönder
Ana sayfa için tıklayınız
 
   































Ziyaretçi Sayısı
S a y a ç
 
BABALAR VE OĞULLAR

1978-79-80 yıllarında İzmir Bornova’daki üniversite kampüsünden daha çok Avanos’ta bulunuyordum. O günlerde babam bir akşam evde yatağımın yerini değiştirdi. Caddeden geçen her hangi birinin hemen uzanıp pencereden bana ateş edebileceğini düşünüyordu. Babamın bu tür kaygılarına hiç aldırmadığımı, gülüp geçtiğimi hatırlıyorum. Hep uzağımızdaymış gibi algıladığım ölüm bir öğleden sonra yanı başıma geldi. Tüm arkadaşlarımın önüne oturup çay içtikleri kahvehane silahla tarandı. Orhan öldü… Cenaze töreninde kadife pantolonum ve bıyıklarımla en önde yürüyüp kitleye (!) slogan attırmaya çalışırken birden babamı fark ettim. Mezarlığın kenarında, kalabalıktan biraz uzakta beni izliyordu. Daha doğrusu etrafı kolaçan ediyordu. Gözlerinde bana müdahale edemeyişinin çaresizliğini ve başıma bir şeyler gelmesinden duyduğu korkuyu görmüş, ne yapacağımı bilememiştim.      

 

Mecburi hizmet yıllarımda Avanos’a çok sık gidemiyordum. Bir bayram ziyaretinde annem anlattı: Babam, üniversitedeyken ona yazdığım mektupları saklamış, beni çok özlediğinde anneme mektupları getirtip onları yeniden okurmuş. Annem şaşırarak “mektuplar sanki bugün gelmiş gibi okuyor” diyordu.

 

Sonra aradan bin yıl geçti. 1990’lı yılların birinde İstanbul Etilerdeki evime Melih Abi konuk oldu. Melih Abi, canım abim… Mamak’tan çıkalı birkaç sene olmuş, evlenmiş, çocuğu olmuş. Bulut… Melih Abi ağzında sigara, salonun ortasındaki koltuğa ayaklarını altına alıp oturmuştu. Ağzının içine bakıyordum. Acaba ne söyleyecek, neler anlatacak? Bir sürü şey konuştuk, hatırlamıyorum. Ama Melih Abi, sık sık oğlu Bulut’tan söz ediyor, onunla ilgili küçük hikayeler aktarıyordu. Bunca kavganın, gürültünün, tartışmanın, cezaevlerinin ve işkencelerin ardından Melih Abi’den büyük (!) bir cümle bekliyordum. Her şeyi açıklayan, her şeyi tarif eden.

 

Melih Abi:

-         Ercan, her şey Bulut’muş ... Devrim de, sosyalizm de, kavga da, hayat da hepsi oğlummuş meğer.. Demez mi?

 

Karışık, yalnız ve çocuksuz hayatımın ortasına düşen bu cümle hafifçe içimi sızlatmış, biraz da kızmıştım doğrusu. Ne demekti yani, “her şey Bulut’muş”.

 

9 Eylül 2006…Oğlum oldu. Poyraz… O doğduğunda şunları yazmıştım.

 

“Küvözün içinde ilk gördüğümde ağladım.
Annesi, anesteziden uyanıp , onu ilk kucağına aldığında ”bu benim mi? yavrum benim” dediğinde ağladım.

Hastaneden evimize geldiğinde salonda onu titreyerek kucağına alan yaşlı babamı kapının yanından izlerken ağladım.

Masamın önünde duvara asılı küçük fotoğrafına bakıp bunları yazarken de ağlıyorum.

 

Oğlum, her gün biraz daha sıkıntı ve ümitsizliğin ruhları sardığı bir dünyaya gözlerini açtın.

Toprağına kurban olduğum, canım ülkemin üzerine ölü toprağı serpilmiş günlerine denk geldi doğumun.
Acı, utanç, korku dolu bir dönemi bir an önce bitirip hızla geçmeye çalışıyoruz sanki .”             

 

Bugün 9 Eylül 2008… Oğlum 3 yaşına bastı.

 

Ülkemde çok şey değişmedi… Babamla yaşadıklarımı hatırlıyorum. Çocukluğumu, gençliğimi, hayallerimi, hayal kırıklıklarımı, Melih Abi’nin söylediklerini, düşünüyorum da… ne kadar haklıymış… Ama, az söylemiş.

 

Poyrazım, varlığınla bana öyle bir hediye sundun ki, sana bu doğum gününde ne verebilirim? Dilimin ucuna her geldiğinde annen çok kızıyor ama, ne bileyim, sana verebileceğim, kıymet verdiğim, üzerine titrediğim, yalansız dolansız olsun diye uğraştığım başka bir şeyim de yok ki.

 

Kalan ömrüm senin olsun desem, kabul eder misin?...









Lütfen tüm alanları doldurun. E-mail adresiniz kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.









Lütfen tüm alanları doldurun. E-mail adresiniz kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.