Orada Olmayan Şey

lacan

Özgür Öğütcen

Gündelik yaşamın içinde orada olmayan bir şeyin izi var mıdır? ‘Ben yaptım’, ‘Ben konuştum’, ‘Gördüm, duydum’ vesaire dediğimizde bu fiillerimizde yabancı bir işgalcinin izleri var mıdır? Düşüncelerimizin ve konuşmalarımızın kontrolü bizde midir? Yoksa bizleri en iyi rüyalarımızdaki ‘ben’mi temsil etmektedir? Sıkıntı verici bir kabustan uyandığımızda içine uyandığımız, üzerinde uzlaştığımızı düşündüğümüz ‘gerçeklik’ denilen şu şey nedir? Bu “gerçekteki bilgi” sorunu öznenin ne olduğundan bağımsız anlaşılamaz. Özne için kendisine özdeş olduğu bir evre ya da durum yoktur. Öznenin statüsüne ilişkin bu kavrayış Lacan’ın kuramını baştan başa kateden bir hat oluşturmaktadır.

Lacan’ı diğer psikanalitik kuramcılardan ayıran en temel noktalardan birisi onun ‘psikanalitik özne’ye yaklaşımıdır. Bu yaklaşımın temelleri belirli ve açık bir şekilde felsefi bir içerik taşımaktadır: En başta Hegel’in izlerinin görünebileceği bu özne tanımlaması Kant’tan ve klasik Avrupa felsefesindende izler taşımaktadır. Ama aynı zamanda klasik özne tanımlamalarının bir eleştirisini de içermektedir.

Bu bilinçdışı öznenin statüsüne ilişkin tartışmada Lacan, özbilinçliliğin kendine özdeş öznesini ‘kendini tanıma’nın söylem içindeki özneler arası bağlamına havale eder. Lacancı öznenin en önemli özelliği, hem birleştiren hem bölen bir sistem olan dile dahil olmasıyla birlikte öznenin yabancılaşmasıdır. Özne, gösterenin tanımlama ağına yakalandığında, sabit özdeşlikler ve fiili varlık arasında bölünür. Simgesel düzene giriş kaçınılmaz olarak öznede “kendim” (moi), yani yanlış anlayan bilinçlilik ile sadece semptomlar ya da dil sürçmeleri gibi bilinç boşluklarında beliren “ben” (je) arasında bir bölünme yaratır. Lacan’a göre yabancılaşma, öznelliğin yapısal ön koşuludur.

Özne, söylem içinde kendini yanlış tanıyarak tanır. `Ben` ancak ötekinin söylemi içinde –ve söylem olarak Öteki’de- tanındığı zaman varolur ve onuda kendi ben olma hali içinde yansıtır. Bütünsel ve tam bir özne ancak fantazi aracılığıyla varmış ya da ele geçirilecekmiş gibi yapılarak deneyimlenebilir. Böylece söylemin alanında, her türden açık öznelerarası iletişim imkansız hale gelir. Öznenin kuruluşu bağlamındaki bu yabancılaşma, arzu bağlamındaki yabancılaşmayla ikilenir ve eril ve dişil cinsiyetlenme süreçlerinde tekrar bir kez daha yollarından saptırılırlar. Lacan’ın buradaki kuramsal hamlesinde ‘özne’ ve ‘yapı’yı bir arada elinde tutmaya çalıştığını görürüz. Bu anlamda yapıbozumculardan ayrılmaktadır. Yapısalcılığın güncel olduğu zamanlardan bu yana yapı ve özne/öznellik birbirine karşıt şeyler olarak ya da en azından bir arada varolmaları sorunlu kavramlar olarak ele alına gelmektedir. Özneye vurgu yapanlar yapısalcılığın içindeki durağanlığa, erekselliğe ve olumsallık eksikliğine vurgu yaparken; yapısalcılar öznenin alanını gitgide daraltan bir şekilde kendi kuramsal yaklaşımlarını ortaya koymuşlardır.

Lacancı özne kartezyen özneden, Anglosakson liberalizminin bireyinden ve tümgüçlü-bilen-kendine özdeş ‘ben’den farklı bir statüdedir. Lacancı özne yarılmıştır, üzeri çizilidir: $. Eksiktir. Ancak fantazide geriye çevirebileceği veya bunu umut edebileceği bir eksikliğe mahkumdur.

Zizek, Lacan’ın Freudcu özneyi apres-coup ele alışını özetlerken, Lacan’ın bu hamlesinin sadece dışsal otoritenin sınırlamalarından kurtulmuş özne kavramının yapıbozumundan ya da merkezsiz anlamlandırma mekanizmalarına tabi fail haline getiren yapısalcı jestten bahsetmez. Ek olarak Zizek:

“…Lacan’ın bu yapısalcı anlayışı yankılayan bazı önermeleri olmasına rağmen, bu tür bir “merkezsizleştirme” Lacan’ın “Freud’a dönüş”ünün hedefini yakalayamaz. Lacan’a göre Freud, “akıldışı dürtülerin kurbanı” şeklinde, Lebensphilosophie’ye özgü bir insan imgesi önermez hiçbir şekilde; Aydınlanma’nın temel jestini koşulsuz benimser… Sorun şudur ki kendi kendinin güneşi olarak “kendisi etrafında dönen” bu özerk özne kendinde “kendinden fazla bir şey”le, merkezinde yabancı bir bedenle karşılaşır. Lacan’ın uydurduğu extimité terimi tam da bunu, mahremiyetin ortasındaki yabancıyı adlandırmayı hedefler…” (1) diye belirtir.

Freud’un birbirlerini tamamlayan yapısal kuramındaki id, ego ve süperego üçlüsü ve topografik kuramındaki bilinç, önbilinç ve bilinçdışı üçlülerine benzer şekilde Lacan’da da insan öznelliğinin temel koordinatlarını kuran imgesel, simgesel ve gerçekten bahsedilmektedir. İmgesel, ayna evresiyle ve bu evrede anneyle kurulan ilk ilişkiyle başlar. Simgesel ise imgeseldeki anne çocuk ilişkisinin Babanın-Adı’nın devreye girmesiyle sonlanmasını takiben bir varlık kazanır. Baba (ya da Babanın-Adı), anne ve çocuk arasındaki imgesel ilişkiye son vererek çocuğun fallus olma fantazisinden fallusa sahip olma fantazisine geçmesini ve dolayısıyla sonsuz bir arzu diyalektiğine yakalanmasını sağlar. Gerçek ise bütün bunların içinde ve ötesinde işleyen ele geçirilemez çekirdektir. Burada şematik olarak verdiğimiz bu hat aynı zamanda Lacan’ın kuramsal çizgisinin İmgesel’den başlayarak geçirdiği dönüşümü de özetlemektedir. Bu serüvende çok sayıda ihtilaf, kriz ve hatta skandallar Lacan’ın yaşamına eşlik etmiştir.

Lacan’ın vurguladığı anlamda –Saussure’ün aksine- dilde gösterenin öncelikli bir statüsü vardır. Gösterenler arası ağda anlam belirli anlam zincirleri aracılığıyla raptedelir (point de capitoné). Örneğin ‘insan hakları’ etik bir kavram olduğu gibi aynı zamanda kapitalist bir işgalin gerekçeside olabilir: burada insan hakları kavramı iki ayrı bağlamın raptedeni olarak işlev görmektedir. Bu dil bağlamı, yapısalcılık akımının içinde doğduğu için vurguyu temelde işleyen yapılara yapar. Elizabeth Wright’ın belirttiği üzere geniş anlamda Lacan’ın da bir yerlerinde yer aldığı bu hat:

“…yapının altını çizen bir yapısalcılıktan metinselliği (bir metnin diğeri üzerindeki etkilerini) vurgulayan bir postyapısalcılığa, oradan da yapısökümünde ısrar eden postmodernizme doğru ilerleyen bir yörünge izlemiştir”. (2)

Psikanalizin tekil öznesinin tekil anlatısının Lacan tarafından bu şekilde dönüştürülmesi psikanalitik özneyi yapı hilafina askıya almaktadır. Karşılaşan simgesel ağlar için zikredilen olumsallık bu noktada öznenin varoluşunun koordinatları içinde ortaya çıkmaktadır. Yani öznenin yaşadığı somut hayat, psikanalizin temel kurucu dayanağı olan yaşamın ilk yıllarındaki anne-çocuk ilişkisi ve tarihsel bağlam her ne ise olduğu halden ziyade bu yapının olumsallığına devrolunmuştur. Lacan’da ruhsal yapıyı harekete geçiren şey arzudur. Aslında arzunun bu ele geçmez doğası, hedefinden sürekli uzaklaşması ilişkili iki ek kavramla daha genişletilmesine neden olmaktadır: ihtiyaç ve talep. Bu döngüsel diyalektik “dil gibi yapılanmış bilinçdışından köken alan arzulara sahip özneyi” sürekli ileri doğru fırlatmaktadır. Bazen felaketine doğru, bazen tatminine ama hiç bir zaman huzur bulamayacağı bir yere. Ayrıca Lacan, corps morcele (parçalanmış beden) imgesini Oidipus’a karşı ortaya sürerek ya da ona öncelliğini vurgulayarak sağlam bir klinik içgörüde bulunmuştur. Çünkü bedene ilişkin parçalanma korkusu, tüm hadım edilme korkularından daha ilkseldir. Pek çok durumda Oidipal görüngü aslında bu erken döneme gönderme yapmaktadır. Ama Lacan’ın bu klinik içgörüyü salt klinik anlamda geliştirmekle ilgili pek derdi yoktu muhtemelen. Onun için bu parçalanmış görüntü insan dünyasının imgesel parçalanmışlığının metaforuydu. Aynı zamanda Hegel’den aldığı ‘yabancılaşma’ kavramını psikanalizle, diğer “kestirimsel bilimler”i eklemlemek için bir dayanak olarak kullanmıştı. Biyolojinin öncelliğinin psikanalizden elenmesi öznenin parçalanmışlığı imgesini sürdürmektede işe yarıyordu. Çünkü biyoloji özneyi tümlemek gibi “çocukca bir fantaziyi” temsil ediyordu Lacan için… Lacan ve bir grup psikanalist, 1953 yılında Société Psychanalitique de Paris (SPP)’den, bu topluluğun psikanalizi medikalize ettiği ve eğitimle ilgili meselelerden dolayı ayrılmışlardır (sonrasında Société Française de Psychanalyse, SFP’yi kurmak üzere). Bu tartışmanın arka planında psikanalizin Fransa’daki politik konumuna dair bir şeyler olmakla birlikte, Lacan’ın biyolojik imgesel fantaziye karşı yürüttüğü tartışmanın izlerini de görmek mümkündür.

Lacan’ın Temel Katkıları

Lacan’ın bilinçdışının bir dil gibi yapılandığına ilişkin öngörüsü gerçekten de psikanaliz tarihinde büyük bir dönüşüm yaratmıştır. Böylece psikanaliz -sadece analojiler ya da vaka örnekleri yoluyla- kendi kuramsal temellerini doğrulamak için diğer disiplinlere bakmaktan öte, diğer kültürel disiplinlerle arasında köklü bağlar kurmuştur. Lacan bu kavramsallaştırma ile “imgesel”, “simgesel” ve “gerçek” düzeylerde psikanalizin nasıl işlediğini tecrit etmeyi başarmıştır. Geç dönemlerinde ilgisinin odağını daha çok gerçek ve özellikle diğer dillere çevrilmeden kalmasını istediği jouissance oluşturmuştur.

Lacan’dan önce –Freud’da dahil- hiç kimse İmgesel’den, Simgesel’den, Gerçek’ten, Öteki’den, ötekiden, jouissance’tan, Babanın-Adı’ndan, fallusun işlevinden, ayna evresinden, hesaptan düşmeden, objet petit a’dan, fallik işlevden, sexuation’dan, bakıştan, sinthome’dan, kapitone noktasından, kadının ve cinsel ilişkinin olmadığından, kadının erkeğin semptomu olduğundan vs. bahsetmemiştir.

Lacan’ın son dönemi, kuramının ilk döneminden ayrılmaktadır: ilk dönemde sınır söylemin sınırıdır; söylem tam da psikanalizin alanıdır ve bilinçdışı ‘Öteki’nin söylemi’ olarak tanımlanır. 1960’ların sonlarına doğru, Lacan söylem kuramına, dört söylem (efendi, üniversite, histerik, analist), yani dört olanaklı toplumsal bağ tipi ya da öznelerarası ilişkileri yönlendiren şebekenin dört olanaklı eklemlenişi yoluyla nihai biçimini vermiştir.

S1 S2
__ __
$ a

Efendinin Söylemi

Bunlardan birincisi, –filogenetik ve ontogenetik nedenlerle- diğer söylemlerin öncülü olan efendinin söylemidir: Belli bir gösteren (S1), özneyi ($) bir başka gösteren için, daha doğrusu diğer bütün gösterenler (S2) için temsil eder. Sorun, bu anlamlandırıcı temsil işleminin hiçbir zaman, küçük bir a ile adlandırılan rahatsız edici bir artık, bir kalıntı ya da “dışkı” üretmeden gerçekleşmemesidir elbette. Diğer söylemler bu kalıntıyla (ünlü objet petit a ile) başa çıkmaya yönelik üç farklı girişimden ibarettir (Zizek 2005).

S2 a
__ __

S1 $
Üniversite Söylemi

Üniversite söylemi bu artığı hemen kendi nesnesi, “öteki”si kabul eder ve onu bir bilgi şebekesine (S2) uygulayarak bir “özne” haline dönüştürmeye çalışır. Pedagojik sürecin temel mantığı budur: Evcilleşmemiş bir nesneden (toplumsallaşmamış çocuktan), bilgi yüklemesi yoluyla bir özne üretiriz. Bu söylemin “bastırılmış” hakikati, ötekine yüklemeye çalıştığımız tarafsız “bilgi” suretinin ardında, efendi jestini her zaman saptayabilmemizdir.
a $
— —
S2 S1

Analistin Söylemi

Analistin söylemi efendininkinin tersidir. Analist artık/fazla nesne yerini işgal eder; kendisini doğrudan doğruya söylem şebekesinin artığıyla özdeşleştirir. İşte bu nedenle analistin söylemi ilk bakışta zannedildiğinden daha paradoksaldir. Tam da söylem şebekesinden kaçan, ondan “çıkan” , onun “dışkı”sı olarak üretilen unsurdan yola çıkarak bir söylem örmeye çalışır.
$ S1
__ __

a S2

Histeriğin Söylemi

Histeriğin söylemi işe öbür yandan başlar. Temel bileşeni, efendiye yönelik şu sorudur: “Ben niye senin olduğumu söylediğin şey olayım ki?” Bu “kurucu söz”le bağlantılı olarak her zaman “Bende, beni efendi (karı, kral) kılan ne var?” sorusu gündeme gelir. Başka bir deyişle histerik soru beni temsil eden gösteren (toplumsal şebeke içindeki yerimi belirleyen simgesel görev) ile benim orada-oluşumun simgeselleştirilmemiş artığı arasında bir yarık, kapatılamayan bir mesafe olduğu deneyimini dile getirir.Histeriğin (büyük Öteki’nin gözünde) temel sorunu varoluşunu nasıl çıkaracağı, nasıl izah edeceğidir.

Dört söylem matrisinin, aynı zamanda öznelerarası iletişim şebekesi içindeki olanaklı dört konumun matrisi olduğunu unutmamalıyız.

Peki Lacan’ın fikirleri diğer psikanalitik okulların düşüncelerinden ve bizzat Freud’un kendisinden nasıl ayrılabilir ? Diğer okullarla birlikte değerlendirdiğimizde göze çarpan ilk şey Lacan’ın teorisinin felsefi doğasıdır. Lacan için psikanaliz -en radikal anlamıyla- ruhsal sorunları çözmede kullanılan bir kuram ve teknik değildir, daha çok insan varoluşunun en kökensel özellikleriyle bireyleri yüzleştiren bir kuram ve tekniktir. Ona göre psikanaliz bireyin toplumsal gerçekliğin gereksinimlerine uyum sağlaması için bir yol değildir; bunun yerine psikanalizi ilk elde, ‘gerçeklik’in nasıl kurulduğunu açıklayan bir disiplin olarak görmektedir. Bu sadece o kişi –kadın veya erkek- hakkındaki bastırılmış hakikati kabul eden insan varlığını anlamamıza imkan vermez; bu insan gerçekliğinde gerçeğin nasıl ortaya çıktığını anlamamıza da olanak sağlar. Lacan’ın bakış açısına göre nöroz, psikoz ve sapıklıklar gibi patolojik yapılanmaların gerçekliğe yönelen köktenci felsefi girişimlere sahip olduğunu belirtmeliyiz. Takıntı nevrozundan yakındığım zaman, bu ‘hastalık’ gerçeklikle olan bütün ilişkime rengini verecektir ve kişiliğimin bütün yapısını tanımlayacaktır.

Klinik olarak bu temel yapıları ayırmada kullandığı kavramlara baktığımızda ise karşımıza hesaptan düşme, bastırma ve reddetme çıkmaktadır.

“Lacan, psikozlar ve nörozlar arasındaki temel ve büyük farklılıkları açıklamak için hesaptan düşme terimini ortaya atmıştır; nörozlar bastırma aracılığıyla oluşurken, psikozlar hesaptan düşme aracılığıyla oluşmaktadır. Bu ayrım üçüncü bir kategoriyle tamamlanmaktadır, bu ilk ikisinden daha az açık ve daha sorunlu olan, sapıklıklara özgü bir mekanizma olan reddetmedir. Lacan’ın çalışmasında etkili bir ayırıcı tanı yapmakta kullandığı bu üç terim sırasıyla Freud’un Verdrängung, Verwerfung ve Verleugnung terimlerine denk düşmektedir… Bunlar aynı zamanda bağımsız öznel yapılardır…”(3)

Diğer psikanalitik yaklaşımlara Lacan’ın temel eleştirisi, onların klinik yönelimine ilişkindir: Lacan’a göre psikanalitik tedavinin amacı hastanın iyi hissetmesini, başarılı bir sosyal yaşamı olmasını vs. sağlamak değildir; bunun yerine hastayı kendi arzusunun temel koordinatlarıyla ve çıkmazlarıyla yüzleştirmektir.

Lacan’ın Freud’a yaklaşımıyla ilgili, ilk bakışta göze çarpan ilk şey Lacan’ın kullandığı ‘Freud’a dönüş’ temasının psikanaliz alanının dışından gelmesidir: Freud’un kuramını açımlamak için Lacan karmaşık bir kuramsal yolculuğa çıkmıştır: Ferdinand de Saussure’ün linguistiğinden başlayarak, Claude Levi-Strauss’un yapısal antropolojisinin içinden geçip, matematiksel sayı kuramından Platon, Kant, Hegel ve Heidegger’e uzanan bir yoldur bu. Lacan’ın temel kavramlarının çoğunun Freud’un kendi kuramında karşılıkları yoktur: Freud hiç bir zaman İmgesel, Simgesel ve Gerçek’ten bahsetmemiştir; asla simgesel düzen olarak ‘Büyük Öteki’ hakkında konuşmamıştır; onun ‘ego/ben’ dediğine Lacan ‘özne’ demektedir. Lacan diğer disiplinlerden ithal ettiği bu kavramlardan, Freud’da örtük olarak zaten bulunanlar arasında bir ayrımın aracı olarak yararlanmaktadır. Örneğin, eğer psikanaliz bir ‘konuşma tedavisi’ ise, eğer patolojik sorunları sadece kelimelerle tedavi edebiliyorsa, belirli bir konuşma tasarımıyla ilişkide olmak zorundadır. Freud’un farkına varmadığı, Lacan’ın tezinde konuşma onun kuram ve pratiğini etkilemiştir ve bunu sadece Saussurean dilbilimine atıfla, konuşma kuramıyla ve tanımanın Hegelyan diyalektiği ile geliştirebiliriz.

Konuşmanın Türleri

Jacques Lacan, çağdaş düşünürlerin –psikanalistlerin- en çok tartışma ve çelişki yaratanlarından biridir. Ve kuşkusuz psikanalizin kurucusu Freud’dan sonra, bu disiplini en çok etkileyen kişidir ve ondan sonraki en önemli psikanalisttir. Lacancı kuram analiz odasının dışında pek çok alana uzanmıştır: ki bunlar arasında en başta edebiyat, eleştiri, film çalışmaları, cinsiyet ve feminizm tartışmaları, kültür çalışmaları, kadın çalışmaları ve sosyal teori sayılabilir. Bu yüzden Lacan, hiç kuşkusuz insan düşüncesini çok derinden etkileyen ve yönünü değiştiren birisidir. Belki de onun öncelikle ne olduğuna (yani bir klinisyen mi, bir filozof mu, bir eleştirel düşünür mü?) ya da tarihsel konumuna (yapısalcı mı, Hegelci mi, Heideggerci mi, postmodern mi, postyapısalcı mı? vs.) ilişkin tartışmalar bu geniş tartışma alanından kaynaklanmaktadır. Ama bu tartışmaların hemen tümündeki ortak yan, Lacan’ın dile ve öznelerarası konuşmaya verdiği önemi teslim etmekle işe başlamaktır.

Peki bir konuşma nedir? Gündelik konuşmalarımızda hemen her zaman söylemek istediğimiz şeyi mi söyleriz? Konuşmanın kesilmesi, dil sürçmeleri, bir kelimenin yerine bir başkasının söylenmesi ya da bazılarının söylenememesi ne anlama gelir? Freud sıradan görünen ve bir anlam taşımadığı düşünülen bu edim hatalarına bilinçdışı gerçekliğe ilişkin işaretler olarak yaklaşmıştır. Bruce Fink’in de belirttiği üzere:

“İki türden konuşma vardır: gündelik gerçeklikteki bilinçli konuşma ve öteki türden konuşmalar. Psikanaliz işte bu ikinci türden konuşmalarla ilgilidir. Lacan, ünlü mottolarından biri olan ‘Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır’da bilinçdışının kendine özgü kuralları ve grameri olan bir yapıda olduğunu ifade etmektedir.” (4)

Bu iddia basitçe bilinçdışının herhangi türden bir dile özdeş olduğunu söylemek anlamına gelmez. Böylece bu girişim bilinçdışının doğasına ilişkin kavrayışımızı kültürün, öznelerarasılığın ve söylemin alanına kaydırmaktadır. Söylem hiçbir zaman tek boyutlu değildir. Bir dil sürçmesiyle birlikte konuşmanın içinde süregiden en az iki söylem olduğunun farkına varırız. Bu küçük hatırlatma aynı zamanda konuşmanın bana geldiği bir Öteki olduğunu da hatırlatır. Bu kendine özgü yasalarıyla ve ‘kırılgan mutlak’ varlığıyla simgesel Öteki’dir. Öteki ve ego (ya da kendilik) aynı zamanda iki türden konuşmanın türediği iki farklı ruhsal alanıda ifade etmektedir.
Niçin Lacan?

Niçin Lacan sorusuna verilebilecek bir yanıtımız var: Çünkü Lacan psikanalizin bir kaç düzeydeki krizine çözüm bulmaktadır ve bunu yapan tek psikanalitik gelenekte Lacancı gelenektir. O bizim özgür ama zorunlu seçimimizdir. Lacancı geleneğin başlıca tespiti psikanalizin, psikiyatrik ilaçlar, bilişsel-davranışçı terapiler ve hedonist geç kapitalizm karşısında yenik düştüğüdür. 1970’lerin sonundan bu yana genel olarak psikanaliz indirgeyici doğasından, “fallusmerkezciliğinden” ve paternalliğinden dolayı eleştirilmektedir. İndirgeyiciliğinin temelde sosyal ve ekonomik-politik olguları psişikleştirmesinden kaynaklandığı iddia edilegelmektedir. Lacan’la birlikte ruhsallık ve toplumsal bağlam arasındaki ilişki pek çok açıdan yeniden tanımlanmıştır. Bu yüzden Lacancı teori pek çok sosyal bilim alanını etkilemeye devam etmektedir. Niçin Lacan sorusuna verilecek yanıt şudur: Çünkü ilk kez onunla birlikte Freud’un yarattığı devrimin kalbindeki şeye ulaşmak mümkün olmuştur, bu da psikanalizin gerçeğidir.

DİPNOTLAR

(1) Slavoj Zizek, Yamuk Bakmak, çev. T.Birkan, İstanbul: Metis, 2005. bkz.syf.224-225
(2) Elizabeth Wright, Lacan ve Postfeminizm, çev. E.Kılıç, İstanbul: Everest, 2002. bkz.syf.18
(3) Russell Grigg, Lacan, Language and Philosophy, New York, SUNY Series, 2008
(4) Bruce Fink, The Lacanian Subject, New Jersey, Princeton University Press, 1995. p.3-4
KAYNAKÇA

(1) Bruce Fink, A Clinical Introduction to Lacanian Psychoanalysis: Theory and Technique, Boston: Harvard University Press, 1997
(2) Bruce Fink, The Lacanian Subject, New Jersey, Princeton University Press, 1995
(3) J.D. Nasio, Jacques Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders, çev. Ö.Erşen-M.Erşen, Ankara: İmge, 2007
(4) Jacques Lacan, Écrits: A Selection, İngilizceye çev. A.Sheridan, New York: W. W. Norton, 1977
(5) Jacques Lacan, The Ethics of Psychoanalysis 1959-1960 (The Seminar of Jacques Lacan), edited by Jacques-Alain Miller, Ingilizceye çev. D.Porter, New York: W. W. Norton, 1997
(6) Jacques Lacan, The Four Fundamental Concepts of Psychoanalysis (The Seminar of Jacques Lacan), edited by Jacques-Alain Miller, Ingilizceye çev. A.Sheridan, New York: W. W. Norton, 1998
(7) Jean-Michel Rabaté (editör), The Cambridge Companion To Lacan, Cambridge: Cambridge University Press, 2003
(8) Russell Grigg, Lacan, Language and Philosophy, New York, SUNY Series, 2008
(9) Sarah Kay, Zizek, çev. Z.Kuyumcu, İstanbul: Encore, 2006
(10) Sean Homer, Jacques Lacan, London and New York: Routledge, 2005
(11) Slavoj Zizek, How To Read Lacan, New York: W. W. Norton, 2007
(12) Slavoj Zizek (editör), Lacan: The Silent Partners (Wo Es War), New York: Verso, 2006
(13) Slavoj Zizek, Yamuk Bakmak, çev. T.Birkan, İstanbul: Metis, 2005
(14) Slavoj Zizek, Enjoy Your Symptom, New York: Routledge, 1992