Tıp fakültesini bitirdiğimde nasıl daha iyi hekimlik yapacağımı, ya da bu ülkenin benden neler beklediğini düşünürken ve bütün bunlara ilişkin kendi hayat yolculuğuma yeni çizgiler eklemeye çalışırken, kırklı yaşlarda “yaman bir sivil toplumcu” (!) olacağımı nerden tahmin edebilirdim? Şimdi künyesinde onlarca vakıf, dernek ve yurttaş inisiyatifinin hazırlayıcısı, kurucusu, yöneticisi veya üyesiysem söz konusu unvanı galiba hak ettim diyebilirim! Bu unvan bana meheldir.

Seksen öncesi öğrencilik yapan benim yaşlarımdaki insanlar için o yıllarda “ sivil toplum kuruluşu” kavramı pek de ciddiye alınan bir olgu değildi. O zamanlar “demokratik kitle örgütleri” tanımı yeterince “devrimci” olamamış! yapılanmaları tarif ederdi. Çünkü bizler daha sonuca yönelik, daha keskin, daha net ve sınırları belirgin şeyler peşindeydik. Şöyle düşünüyorduk: “ biz üniversiteliyiz. , aydınız, bu memleketin çocuğuyuz, vatanın bize ihtiyacı var. Çözüm aslında çok basit, fakat, malum güçler buna bir türlü müsaade etmiyor. Olsun. Bizim cebimizde reçetemiz hazır. İhtiyaç duyduğumuzda hemen onu okuyup, gerekeni yapmalıyız.”

Bu düşüncenin pratiği bizden önceki kuşaklarca da yani ağabeylerimizce de defalarca denenmiş de olsa nedense bunun dışına çıkamıyorduk. İşte o günlerin şiddet ve kan içeren hali, bir o kadar da naifti. O günlerin atmosferinde sanki hep şu cümle gezinip dururdu: “ha gayret bu sefer olacak”… neyse o olacak olan?

Bu arada olan biteni tekrarlamanın, yeniden tarif etmenin doğrusu hiçbir manası da yok. Öğrencilik sürdü ve bitti. Kimimiz hekim, kimimiz avukat ve başka şeyler olduk. Bir şeyin farkına vardım/vardık ki: aslında bu işlerin reçetesi olmazmış. Düşüncelerimizdeki samimiyete olan inancım bir yana yalnızca daha insanca bir düzen ve daha güzel bir dünya düşümüzde müthiş bir gol yediğimiz de bir o kadar gerçek…

Benim şahsi hikayem de zaten buradan başladı.Bir sabah yataktan kalktığımda her şeyin değişeceği, bütün olumsuzlukların sihirli bir değnek marifetiyle yok olacağı o güzel dünya için yapacağım şeylerin gerçek tarifi belki de bir cümlede saklıydı: Bulunduğum yerden, insanlarıma, aileme, yakınlarıma, arkadaşlarıma, üzerine bastığım toprağa, oturduğum eve ya da yürüdüğüm yola, nefes aldığım dünyaya dair bir şeyler düşünmek , bir şeyler söylemek, yapmak, karşı çıkmak, değiştirmek, yan yana durmak, yürümek, başını dik tutmak… Bir şeyler yapmak … Sızlanmak değil işe yaramak, gevezelik değil, gerçekleştirmek, bakmak değil yanına gitmek, geri çekilmek değil elini uzatmak.

………………

“Sivil toplumculuk” denen şeyin çokça tartışıldığı bir platforma ait söyleyecek şeylerim var… Kişi yaptığı işle müsemmadır. Elbette, kendi deneyimlerimden başka söyleyecek bir şeyim yok. Onlarca iş, onlarca hikaye.

Benim bulunduğum semt, iş yerimin bulunduğu ve yaşadığım bu yer İstanbul’un artık merkezinde yer alan bir büyük mahalle ve mahallenin yerleştiği alan bir vakıf arazisi. İnsanlar burada elli yıldır yaşıyorlar. Göç ettikleri bu yerleri tapu almadan birbirlerinden satın alarak , gecekondulaşma tarzıyla ev ve işyeri yaparak yerleşmişler. Burada 4500 adet bina var, işyeri ve ev var. İstanbul’u yönetenler, “kentsel dönüşüm projesi” adı altında buralarda yaşayan yüzbinlerce insan için bundan sonra nasıl yaşayacaklarına dair kararlar alıyorlar. İhtimal ki, geniş masalar üzerine büyük haritalar serilmiş, kravatlar hafif gevşetilmiş, gömlek kolları sıvalı mimar ve yönetici büyüklerimiz, ellerindeki kırmızı, mavi raptiyeleri önlerindeki haritaya hafifçe eğilerek batırıyor, klimalı odalarında hayatlarımıza dair “ serin” kararlar alıyorlardır. İstanbullulara “ Mısır’lı köle “ muamelesi yapılıyor. Tepemizde “ilahlarımız” var ve bizler de onların köleleriyiz. Keops, Kefren, Mikerinos, piramitlerini bilirsiniz, bir firavun (ona istediğiniz adı verebilirsiniz) şöyle diyor mesela: “Bir piramit yaptırayım, ben öldükten sonra ölümsüzlüğüm bu dev yapıtların içinde sürsün”. 40-50 sene sürer diyorlar bunun yapılışı ve yüzbinlerce kölenin çalışması lazım…. “Olsun fark etmez” diyor firavunumuz. Biz bu hikayedeki yüzbinlerce insan, o firavunun, piramitin yapımıyla ilgili kafasında neyi yaşıyorsa, kağıda nasıl bir şey dökülmüşse, onların hiç düşünmeksizin, tartışmaksızın köleleri haline gelebiliyoruz. Biz köleyiz ya, biz Mısırlıyız ya… Nerden bilebiliriz ki hakkımızda neyin hayırlı olacağını. Tartışmak ya da karşı çıkmak hakkı niye verilsin ki bize… Onlar ilah… Onlar her şeyi bizden ve herkesten daha iyi bilirler.

Ama tarih biliyor ki, piramitler aslında Keops’un, Kefren’in Mikerinos’un mezarı değildir. Çünkü tarihten biliyoruz ki, onlarca yıl süren piramit inşaatlarında ölen binlece Mısırlı köle piramit taşlarının arasına gömülmüştür. Aslında firavunlar kendi mezarlarını değil yüzbinlerce Mısırlının, yüzbinlerce kölenin o muhteşem mezarlarını yaptırmıştır.

………….

Adına ister “sivil toplumcu”, ister “devrimci”, isterseniz başka bir şey, ne derseniz deyin, bence insan, “ahlaklı insan”, hikayesi olandır, müdahale edendir, kolaylaştırıcıdır, inisiyatif sahibidir. Ahlak sahibi insan, durumdan vazife çıkaran insandır. Problemlidir, sıkıntılıdır, kaygılıdır ve kendisini bir apse gibi, ayrı bir kütle gibi toplumun o sivil denilen yapısının dışında tutarak değil de onun içinde eriyip gitmenin yollarını bilendir.

Karlı bir şubat akşamı düşünün. Dışarıda rüzgar ve kar bütün hızıyla devam ediyor. Beyoğlu Okmeydanı, Sivas Hafik Karlı köyü dernek lokalinde oturuyorum. Elli altmış kişi kadar varız, sohbet ediyoruz. ( Beyoğlu’nda ikiyüz kadar köy yardımlaşma derneği olduğunu biliyor musunuz?) Bir problemimiz var. Nedir o? Tapu almaya çalışıyoruz. Doktor bey de onlarla aylardır, yıllardır koşturuyor. Onlara bakarken, dinlerken bazen beni hiç algılamadıklarını düşünüyorum. Bir doktor niye bu işlerle uğraşır diye düşünüyorlar önce. Bir derdi mi var? İşte böyle başlıyor sivil toplumcunun derdi de. Onlar düşünmeye devam ediyorlar. Sormaya devam ediyorlar. Bu adam bir şeylerin mi peşinde? Güzel konuşuyor, bizden farklı …. Bu işin sonunda para mı var? Çok para mı kazanacak bu işten? Yahu adam belediye başkanı olmak istiyordu, yoksa siyasi hesapları mı var? (sivil toplumcunun işleri çatallanıyor!)

A. Gramschi, aydınların işçilerle ilk karşılaşmasını, misyonerlerin yerlilerle ilk karşılaştıkları andaki durumlarına benzetir. Ne kadar haklıymış.

Bütün bu soruları ve olacakların hepsini izale etmek zorundasınız. Sivil toplumcunun işi zor. Yani “ahlaklı insanın” işi zor. Onlara sadece orada olmak istediğinizi ve yalnızca yol arkadaşlığı niyetinde olduğunuzu kanıtlamanız bazen o kadar zordur ki. Ben o yolculukların birinde soğuk bir şubat akşamı onlara şu hikayeyi anlattım. Anladılar. Biliyorum anladıklarını.

Bakın kardeşim dedim. Sirano de Berjerak diye bir hikaye var, hiç duydunuz mu dedim. Hani bunun tiyatrosu vardı, sineması da oldu, televizyonda falanda oynadı galiba dedim. “Nasıl bir şey” dediler. Uzun burunlu bir adam var, çok iyi kılıç sallıyor. Silahşör bir adam. Tamam filan dedi oradaki birkaç kişi, seyretmişler. Dedim ki, bu adam çirkin bir adam ve bir kadına da aşık. Kadın da akrabası galiba. Aşkını bir türlü söyleyemiyor. Ama ağzı da çok güzel laf yapıyor, çok güzel konuşuyor, şahane şiirler yazıyor. Bir başka yakışıklı silahşör daha var ki, o da aynı kadına aşık ve Sirano’nun arkadaşı. Bu silahşör diyor ki, ben bu kıza bir şeyler söyleyeceğim, ama söyleyemiyorum. Aşığım ben ona… Yani Sirano’yla aynı kıza aşıklar ve Sirano şaşkın ve ümitsiz. Başlıyor yakışıklının yerine bütün mektup ve şiirleri yazmaya. Sonunda kız aşık oluyor. Neye? Sözlere aşık oluyor. Yakışıklı silahşöre yani. Yüzlerce mektup, Sirano yazıyor, kızın yakışıklı silahşöre olan aşkı artıyor. Sonra savaş, savaşta da devam ediyor bu işler ve bizim yakışıklı ölüyor. Göğsünde yine sevgilisine göndermek üzere Sirano’nun yazdığı ve gönderemediği son mektupla, üzerinde gövdesinin kanı bulaşmış mektupla.. Dul karısına ya da sevgilisine mektup teslim ediliyor.

Aradan “ bin yıl” geçiyor. Artık ikisi de çok yaşlı. Sirano’nun platonik aşkı Kristian yan yanalar, konuşuyorlar. Artık yaşlı bir kadın olan Kristian son mektubu okurken (üzerinde kan izi olan mektubu) son paragrafı Sirano mırıldanarak tekrar ediyor. Kadın diyor ki, sen mi yazdın bütün bunları. Cevap: ben yazmıştım. Kadın heyecanlı, niye söylemedin bana aşık olduğunu? Söyleyemezdim diyor Sirano… Ama diyor kadın, bu sözleri yazmışsın, bu kadar derin, bu kadar etkili, bu kadar güzel şeyler… Çok haksızlık etmişsin, niye söylemedin? Sirano’nun cevabı, “sivil toplumcu” gerçeğinin ve aynı zamanda trajedisinin karşılığıdır: o sözler benim ama o mektubun üzerindeki kan onun…

Ben de dedim ki Hafiklilere, bu sözler benim kardeşim… Lakin bunların gittiği yer, bu problem, bu kan, bu ter , bu göz yaşı benim değil, sizin… Hafikliler bunu anladı. Yani o terin ve göz yaşının kendileri ait olduğunu, sözlerinse bize ait olduğunu anladılar. Ahlaklı insanı o terin, o göz yaşının sahibi olmak, en azından bunu istemek, bütün bunların gövdesine bir parça bulaşmasına müsaade etmek kurtarır. Eğer böyle bir talebi varsa, niyeti varsa, samimiyse…

Yine de sorarsanız, bir insan niye böyle işlerle uğraşır diye… “Kendi yaramın şifasını bulamadım, ancak başkasının yarasına merhem olmakla kendimi iyileştirebiliyorum” da diyebilirsiniz. İtiraf ediyorum, bütün bunlar bana iyi geliyor, onarıyor, hoşuma gidiyor. Çünkü bütün bu işler insanın kendinin, kendi içine yaptığı yolculuğun sınandığı, gözlendiği en önemli alandır. İnsanlarla buluşmak, onlarla anlaşmak, konuşmak, bir şeye karşı çıkmak, karşı çıktığın şeyin yerine daha iyi bir şey koymak, yoksula el vermek, haksıza direnmek, düzgün adamın, doğru insanın yanında durmak kime iyi gelmez ki? Yazının başında sözünü ettiğim reçete aslında bu değil mi?

İnsanın bu yolculuğu biter mi, bitecek mi? Tabii ki hayır. Aşk bitmez. Asıl olan yolculuktur. Vuslat olursa aşkın manası kalmaz.