501 numaralı oda. Bizim hastanenin en şık odası. Torpilli yani. Çoğunlukla, benim ve hekim arkadaşlarımın yakınlarının hastalandıklarında konuk edildikleri oda.

1997 yılında gelmiştim Okmeydanı’na. İçinde düğün salonu, kamyon tamirhanesi, et lokantası, kıraathane, oto galerisi, muhasebe bürosu ve hafriyatçı olan altı katlı bir binaydı ve benim hayalimde çoktan “hastane” olmaya başlamıştı. Binanın mal sahibi Erzincanlı Hasan Amca’yla haftalar süren konuşmaların nihayetinde, “mutlu son”a yaklaştığımızı hissetmiştim. Binayı kiralayacak, içindeki tüm kiracıları da yüksek hava paraları vererek çıkartacaktım. Hasan amca son buluşmamızda, “tamam doktor bey, ben anlaşmaya menfi bakıyorum artık” deyince, bir süre korkuyla bakakalmıştım adama. Ama, şimşek hızıyla, onun “menfi”yle “müspet”i karıştırdığını fark edince, “tamam Hasan amca, ben de menfi düşünüyorum! O zaman hayırlı uğurlu olsun” diyerek binanın anahtarına kavuşmuştum.
Hastaneyi kurarken, başımdan envai işler geçti. Tepemde hiç durmadan sallanan bürokrasi kılıcı, bitmeyen banka kredileri, ne zaman batacağımı takip eden meslektaşlarım, akılsız dostlarım, kalbinden kötülüğü silememiş budalalar vs…
Ağzımda kaşıkla yemek masasında uyuduğum gecelerin sonunda ve galiba sadece, anamın hayır dualarıyla, onun “çok istersen olur” düsturuyla hastaneyi ortaya çıkarabildim.
Aslında baştaki soruyu sormanın tam sırası: Ben bu hastaneyi niye kurmuştum? Makinelerin sahibi olacaktım öncelikle. Patron olacaktım bir nevi. Ama, farklı bir patron! “Bakın; hastanecilik, üstelik özel hastanecilik, başka türlü de yapılabilir” diyebilmek içindi tüm çektiklerim. En sevdiklerimin son yolculuklarından önce uğradıkları zorunlu bir istasyon olabileceğini ise hiç aklıma getirmemiştim!
501 numaralı oda. Babam’ın, Metin Erksan’ın, Tuncer Necmioğlu’nun, kader birliği yaptığım doktor arkadaşım Aydın’ın ve son olarak da Erhan’ın yattığı oda. Ahmet Erhan’ın yani…
Resim aynı. Acilin önünde yaptığım mutat cenaze konuşması ve oradan cenaze aracıyla gönderilen cenazelerimiz.
Kendime soruyorum artık, ‘’ben bu hastaneyi dostlarımla, sevdiklerimle, yakınlarımla, son günlerinde, temiz ve soğuk çarşafların arkasından hüzünlü bakışmalar ve sessiz ağıtlar yaşayayım diye mi kurdum?’’
Ne büyük bahtsızlık ve ne çaresiz bir hayal kırıklığı…

AHMET ERHAN

Yıl 1976… Üniversiteyi kazanmıştım ve taşradan Başkent’e gidiyordum. Ankara’ya yani… Hayatımda hep soluk ama yakıcı fotoğraflarla yer alan kente.
Nevşehir Lisesi’nden mezun olup Siyasal’ı kazandığım sene, abimin, Anadol kamyonetin arkasına koyup getirdiği üç beş eşyayla birlikte, İç Cebeci’de, somyamın bile zor sığdığı küçük bir daireye yerleşmiştim. İlk gece hiç uyumadan, odamın penceresinden, korku ve şaşkınlık içinde, karanlık ve sisli bir Ankara’ya baktığımı hatırlıyorum. Ertesi gün yaptığım ilk iş ise, Zafer çarşısına giderek, kulağımda Che Guevara marşlarıyla kitapçıları dolaşmak olmuştu. Büyülenmiş gibi ve büyük bir hayranlıkla. Ankara benim resimle, müzikle, kitapla ve en önemlisi politikayla, gerçek manada tanışıp, etkilendiğim ilk şehirdir.
Aradan yıllar geçti. Kavga ve koşturmayla geçen, toz duman içinde bir on yıl. Sonra 1984’te bir doktor olarak döndüm Ankara’ya. Şehre geldiğim ilk gün yaptığım iş, yine Zafer Çarşısı’na gitmek oldu. Ama, bu sefer genç bir şairle tanışmaktı derdim. “Akdeniz Lirikleri” ve “Alacakaranlıktaki Ülke” kitaplarının şairi Ahmet Erhan’la.
Onu ilk gördüğüm andan aklımda kalan fotoğraf, çarşı içindeki bir sahafın önüne oturmuş, sessizce kitap okuyan, güzel yüzlü bir delikanlı. Ahmet Erhan. Ahbaplarının bildiği haliyle bizim “Erhan” yani. Yavaş yavaş, sessizce konuşmuş, sohbet etmiştik. İlk görüşte de ısınmıştık birbirimize.
Sonra… Sonrası binlerce hikaye, anı ve fotoğraf işte. Şiir, türkü, içki müzik, dostluk, keder, coşku. Sümer sokak buluşmaları. Sohbetler, sonsuza kadar sürecek zannedilen arkadaşlıklar. Behçet, Akif, Adnan, Murat, Oktay, A.Telli, Tolga… Oğlu Deniz’in doğumu. Sivas. Behçet’i kaybedişimiz. Azer’in ölümü.

1990 yılına kadar Ankara’da kaldım. Sonra da İstanbul başladı benim için.
Erhan, İstanbul’a da geldi sonra. Kaldı ve yerleşti üstelik. Ama aklı hep Ankara’daydı sanki. Sevgili Hacer’in olağanüstü gayreti ve çabası Erhan’a ömür kattı. Ama yetmedi…

Erken sabah ziyaretlerimin birinde, 501 numarada üç kadın, Erhan’ın günlük rutin vücut temizliğini yapıyordu. Biri, cefakar eşi Hacer, diğerleri hemşire ve temizlik görevlisi. Bir süredir yatağa bağımlı olan Erhan, sessizce ve tepkisizce, yapılanları izleyerek yatağında yatıyordu. Kapıda biraz durdum ve bekledim. Sonra fark etti beni ve bakıştık bir süre…
”Ah kardeşim!” dedim içimden. “Yan yana yürüdüğümüz, sarhoş olup ağladığımız, kucaklaşıp coştuğumuz; uykulu, uykusuz, hiç bitmeyecek zannettiğimiz, gençliğimiz, gecelerimiz…”
Bir hinlik geldi aklıma:
Yatağın yanına gelerek, “tamam birader” dedim. “Evet, böyle bir hayalimizi hatırlıyorum. Etrafımızda kadınlar olacaktı. Onlar fır döneceklerdi. Biz yan gelip yatacaktık. Keyif keka. Ama sanki bu değildi” dedim, sırıtarak. İnce, kararmış dudaklarını güçsüzce açıp, gülümsedi.
Bir kaç gün sonra da kaybettik…

A. Erhan, her şeyden önce benim çok yakın dostum ve kardeşimdi; O’na dair tarafsız olamam. Ama, bütün objektifliğimle söyleyebilirim ki, dünyanın en iyi şairlerinden biriydi… Hayatı da şiiri gibiydi ve hep yazdığı gibi yaşadı.

Acil önündeki mutat cenaze törenine dönelim:
Şöyle dedim orada:
“Namık Kemal’in bir dizesi geliyor aklıma, “bais-i şekva bize hüznü umumidir Kemal, kendi derdi gönlümün billah gelmez yadıma.” “Dünyanın tüm dertlerini öylesine yüklenmişim ki, kendi derdim aklıma dahi gelmiyor” diyor, Namık Kemal.
Evet… Erhan, tam da böyleydi işte. Sisin içinde kaybolmuş bir fener gibi, dünya derdinin içinde kaybolmuş birisiydi. Öylesine kaybolmuştu ki, artık siluetini dahi seçemez olmuştuk.”

Erhan yerini, yazdığı şiirlerle belli ediyordu yine de! Kısacık ömür denizinde bir deniz feneri gibi ses verdi hep. Kaybolmuş, yitip gitmiş vücuduna, ancak çıkardığı iniltilerden, yani şiirlerinden ulaşabilirdiniz. Dünyanın en içten, en yakıcı, en sade ve pürüzsüz şiirleriydi bunlar. Bulduğunuzda kaybolan ve yeniden, bir başka sisin içinden, yeni iniltiler çıkaran bir deniz feneriydi Erhan.
J. Steinbeck’in “Bitmeyen Kavga”sında, roman kahramanı, ölen yoldaşını, toplanan kalabalığın önünde şu cümleyle uğurlar ve bu kitabın son cümlesidir:
“O, kendisi için hiç bir şey istemedi yoldaşlar, hiçbir şey istemedi!”

Ahmet Erhan, bu dünyada, kendisi için hiçbir şey istemeden yaşadı ve öylece öldü. Ben şahidim.