(24/04/2005 Pazar Radikal 2 Ek’de yayınlanmıştır.)

Beyoğlu’nun Öteki Yüzü ya da “ En Ağır Hastalık Yoksulluk “

1997 de geldim Şarkkahvesi’ne. “Ateş Düğün Salonu”nun bulunduğu binanın zemin katındaki oto tamirhanesinin sahibi “burayı hastane yapacağım” dediğimde yüzüme biraz tuhaf ve şaşırarak bakmıştı.

Benim şaşırdığım şeyse Okmeydanı – Şarkkahvesi’ nin Beyoğlu İlçesi sınırları içerisinde yer almasıydı.

İlk o gün anlamıştım. Parlak ışıltılarıyla bilinen Beyoğlu’nun hemen arkasında sorunları sıkıntıları ve çaresizliği ile bir başka Beyoğlu daha var.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte başkent olma özelliğini yitiren İstanbul, 1950’li yıllarda başlayan Demokrat Parti iktidarı ile birlikte tüm ülkede yaşanan liberal değişimden kaçınılmaz biçimde etkilenmiş, önceleri kuzeyden ve batıdan göç eden kitlelerle buluşan şehir artık gerçek anlamda “Anadolu” ile de tanışmıştı.

1954 yılında Zeytinburnu’ nda ilk gecekondusunu inşa eden “yeni İstanbullular” 2000’li yıllarda üçbin yıllık kentin “gerçek sahibi” olmuşlardı.

Göçle birlikte kendilerine ve çocuklarına daha iyi bir hayat umuduyla İstanbul’a gelen Anadolu insanı kendine sadece şehrin varoşlarında yer bulabilmişti. İstanbul’un kıyısında hayatlarını sürdürmeye çalışan yoksul ve çaresiz kitleler her türlü eğitim, iş ve sağlık güvencesinden yoksun olmanın da ezikliği içinde tutunmaya, ayakta kalmaya çalışmış, Piyalepaşa, Kaptanpaşa, Hacımimi, Bülbül ve İstiklal Mahalleleriyle Beyoğlu’nun hemen arkasında “bir başka Beyoğlu” yaratmıştı. Artık Beyoğlu İlçesini tanımlarken sadece Pera ya da Galata’yı değil bu saydıklarınla birlikte yaklaşık 45 mahalleyi de anmak zorundayız.

Beyoğlu sizin bildiğiniz Beyoğlu değil, İstiklal Caddesi’ndeki parlak neonlar, İmam Adnan sokaktaki bordür çalışması, Mis Sokakta içki masalarının kaldırıma konulması meselesi veya Talimhane’nin ışıklandırılması, Kaptanpaşalıyı, Fetihtepeliyi, Bülbül Mahallesi sakinlerini, Hacıahmette oturanları çok fazla ilgilendirmiyor. İstiklal Caddesi’nin yüz metre arkasındaki evlerde insanlar parazitle, tüberkülozla iç içe yaşıyor. Çocuklar hala ishalden ölüyor.

Öteki Beyoğlu’nun en önemli sorunu nedir? Tek kelimeyle “yoksulluk”. Çarpık kentleşme açısından baktığımızda bölgenin özellikle 1960’lardan sonra gelişmesi beraberinde plansız bir yerleşimi de getirmiş. Buralar ilk yerleşim halinde tek katlı gecekonduyken özellikle 1980 sonrası yaşanan yapılaşma ile bu tek katlı gecekondular 7-8 katlı apartmanlara dönüşmüş. Bu durum hem yapılaşmanın sağlıksız gelişmesine hem de buralarda plansız bir nüfus artışına yol açmış.

Bir toplumun sağlıktaki düzeyini ülkemizdeki tomografi, MR merkezi sayısıyla ya da dünyada nadir yapılan bir ameliyatın Türkiye’de yapılmasıyla ölçülemeyeceğini gerçek sağlık düzeyinin “bebek ölüm hızıyla” orantılı olduğunu hekimliğe başladığım ilk gün öğrenmiştim. Ülkemizdeki sağlık politikasının çarpıklığı ve yetersizliği yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Ve çok geçmeden anlamıştım ki, dünyadaki en önemli hastalık aslında “yoksulluk” tu. Beyoğlu’nda yaşanan “yoksulluk” ise kendini “sağlıkta” ve “mesleksizlikte” gösteriyordu.

Hekimlik zor iştir. “Adam gibi yapayım, işime halel gelmesin” dersen daha da zordur. Kapıdan içeri giren hastanın sadece şikayetini dinler, uygun ilaçlarını yazar gönderirseniz işinizi yapmış olursunuz. Ama yetmez. Çünkü evinin duvarındaki nemli lekeyi sormadığınız hastanızın ciğerindeki lekeyi iyileştirmek için boşuna uğraşırsınız.

Yaşadığım yıllar ve her gün karşılaştığım onlarca hasta bana öğretti ki namuslu bir hekim olmak istiyorsam eğer “neren ağrıyor, ne zamandır ağrıyor” dan başka şeyleri de sormam lazım.

“Nerede oturuyorsun? Kira mı, kendi evin mi? Ne iş yapıyorsun? İşsiz misin? Sigortan var mı? Kaç çocuğun var? Buraya nasıl geldin? Otobüsle mi? Yaya mı? Bu ilaçları alabilecek misin?

Beyoğlu’nda öncelikli olarak daha yoksul semtlerde sürdürdüğümüz çalışmalar sonucunda ekonomik durum ve sosyal statünün insan sağlığıyla doğrudan ilişkili olduğunu gördük. İşsizlerin ve sağlık güvencesi olmayanların daha yoğun yaşadığı semtlerde ağırlıklı olarak , sağlıksız beslenmeden kaynaklanan zihinsel ve bedensel gelişim bozukluklarına rastladık. Ayrıca çocuklarda , evlerde temiz ortamın sağlanamamasından kaynaklı astım hastalığı ve yaygın bağırsak paraziti hastalıkları gördük. Yaşanan ekonomik problemler özellikle genç annelerin psikolojilerini bozmuş. İşsiz kocalar, herhangi bir sosyal güvencelerinin olmayışı, şehirde ve evlilikte aradıklarını bulamama gibi nedenler özellikle genç kadınlarda yaygın depresyona sebep olmuş. Tek tip ve yetersiz beslenmeye bağlı olarak, vitamin eksikliği ve gelişim geriliği bebeklerde ve çocuklarda yaşadıkları sürece taşıyacakları kalıcı rahatsızlıklara sebep olmakta. Koruyucu hekimliğin yetersizliği, çocuklarda ve bebeklerde aşı takibinin yapılamaması artık bittiği zannedilen bir çok hastalığın yeniden tehdit unsuru olmasına yol açabilir. Aile planlamasının bilinmemesi, genç annelerdeki yetersiz eğitim ve olanaksızlıklar en acımasız biçimde bebekleri ve çocukları etkilemekte.

Parlak neonların gözümüzü aldığı İstiklal Caddesi’nin pırıltısı caddenin hemen arkasında yaşananları sağlıklı ve gerçekçi algılamamızı engelliyor. Bağışıklık sisteminin tam anlamıyla çökmesi sonucunda vücudun her türlü enfeksiyona açık hale gelmesi demek olan “AIDS” öteki Beyoğlu’nda, bir metafor olarak sanki “sosyal” anlamda yaşanmakta. Beyoğlu’nda oturanlar yedisinden yetmişine şehirde kendilerini bekleyen her türlü potansiyel “hastalığa” karşı savunmasız durumdalar. Özellikle çocuk ve ergenler kendilerini koruyacak bilinçli bir eğitim ve savunma mekanizmalarına da sahip olmadıklarından “öteki Beyoğlu’nun” sosyal çevresi içerisinde her türlü “hastalığa” açık halde beklemekteler.

Hastalık deyince benim aklıma sadece yukarda sözünü ettiklerim değil, “evden ve okuldan kaçan çocuklar, uyuşturucu kullanan ergenler, sağlıksız ve suça eğilimli çocuklar” da geliyor. Ve bu günlerde “İstanbul’da yaşamaya dair” söylenen her türlü kaygının ve şikayetin arkasındaki temel sorunun ya da sebebin bu “hastalıklar” olmadığını kim söyleyebilir?

Beyoğlu’nda 300 bine yakın insan oturuyor. En kalabalık nüfus kümesiyse 15-19 yaş grubu arası. Beyoğlu’nda %82 olan okur yazar oranının % 70’i ilkokul mezunu. Okur yazarların sadece %4’ü yüksek öğrenim kurumlarını bitirmiş. Yani İstiklal Caddesinde satılan kitap sayısı çok şey açıklamıyor. Çalışan nüfus ilçe merkezindeki nüfusun yaklaşık yarısını oluşturuyor. Nüfusun geri kalanı emekli, ev kadını, öğrenci ve çocuk. Beyoğlu, İstanbul’u çepeçevre saran “gettolardan” sadece bir tanesi. Buralarda yaşayan insanlar şimdi “hemşehrilerine” çok daha sıkıca sarılmış, bölgesel ve mezhepsel farklılıklarını daha çok önemsemeye başlamış, giderek kentin tarihsel dokusunu ve çevreyi hiçe sayarak çocuklarını “biz” ve “onlar” ayırımını körükleyen bir anlayışla yetiştirmekte ve değil 7.0’lık bir depreme, 3.5 şiddetinde bile yıkılması kuvvetle muhtemel evlerinden başlarını uzatarak şehre doğru şöyle seslenmekteler: “Burası da İstanbul değil mi? , Burası da Beyoğlu değil mi? Biz de insan değil miyiz?… Duyanlara selam olsun…
Dr. Ercan Kesal
İstanbul Ticaret Üniversitesi
Uygulamalı Psikoloji Yüksek lisans
www.ercankesal.com
ercankesal@ozelokmeydani.com